Muharrem Anıl
Zenci bir kadın öldü bugün kollarımda.
Ve sen çok güzeldin.
Baudelaire’in bir şiiri,
Bir albatros kanadı,
Ya da bir Van Gogh tablosu:
Yüzünü güneşe dönmüş,
Bir ay çiçeği kadar…
Spotların şavkıyla kamaşırken gözlerim,
Pervanelerin dansını seyrettim uzun uzun…
Biraz içtim, yalan yok.
Acıdan midem kalkacak kadar biraz…
Şamanın ruhlara kavuşması kadar…
Tamtam gürültüsü,
Ve basık atmosferi arasında
Tütsülerin.
Sonra yürüdüm biraz…
Sıcak kaldırımlarında
Bir Orta Doğu kentinin.
Belki Beyrut, Bağdat ya da Kudüs belki…
Mesih’in çarmıhına omuz vermiş gibiydi insanlar,
-Otomobil farlarıyla aydınlanırken dünya-
Çelimsiz bacaklarında evrenin yükü.
Bir titan haşmeti bile dayanamazdı bu kadarına dostum!
Treplev’in sahnesindeydi Çayka.
Yemin etmeyeceğim,
Gözlerimle gördüm.
Bir revolver patladı…
Semah sustu,
Kuşların göçü başladı, bu mevsimde.
Sahi hangi mevsimdeyiz?
Yapraklar sarı,
Güneş parlak,
Dudaklar kuru…
“Sevmeyi bilmiyorsun! ” diye bağırdı biri
Beynimin içinde.
Beynimin içinde, erişemeyeceğim kadar uzakta
Arsız bir şeytan…
Bünyemde lüzumsuz seremoni…
Kapanır bir kitap,
Bir defter yaprağı bükülür,
Sayfalara tecavüz eder birkaç damla mürekkep…
Bang bang!
Namus ölür.
Musa parçalar kile kazıdığı amentüsünü
Kahrolmuşluk içinde.
Sinirli bir tanrının sesi duyulur…
İsyan büyür.
Kollarımda zenci kadınlar ölür
Kahrolmuşluk içinde,
Kaybolmuşluk içinde…
“İçinde, içinde…”
Sayıklamaya başlar kekeme bir çocuk…
Çarkını döndürür çömlek ustası,
Çamurunu gözyaşlarımla yoğurur,
Ak ellerine yüz sürer, ağlarım…
Ben de canım ey pirim,
Ben de boynunda kementle doğarım…
Muharrem Anıl



