Kuşbakışı Salâh Birsel: Bir İstanbul Koleksiyoncusu

0
125

Beyza Selen ÇAVUŞ

         İstanbul Üniversitesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyup da Yeni Türk Edebiyatında İstanbul dersini alanlar bu dersin Yahya Kemal Beyatlı’nın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Orhan Pamuk’un İstanbul’u ekseninde döndüğünü bilir. Aziz İstanbul, Beş Şehir ve İstanbul, Hatıralar ve Şehir merkeze koyulur. Abdülhak Şinasi Hisar ve Reşat Ekrem Koçu da eserleri okunmasa da anılır ve hakları teslim edilir. Şüphesiz bu beş yazar kimse için şaşırtıcı bir tercih değildir. Yahya Kemal hiç sevmediği Beyoğlu’nda, Park Otel’deki yatağında her gece Suriçi’ni düşler; Tanpınar İstanbul’da yaşamaz, adeta İstanbul’u yaşar, onda dünyanın en tabiî duygusu aşk bile İstanbul olmadan var olamaz ki Mümtaz’ın bazı bazı kendine “Birbirimizi mi yoksa Boğaz’ı mı seviyoruz?” diye sormasının sebebi budur. Orhan Pamuk’un eserlerinde de İstanbul daima kendini belli eder, şehrin parçaları romanı yapar. Bazen romanın da şehrin bir parçasını yaptığı olur. Bugün Çukurcuma’dan yükselen Füsun Keskin’in evi yahut Masumiyet Müzesi herhalde bunun en sağlam örneklerinden biridir.

Velhasıl, yukarıda saydığım sebeplerden ötürü, dersi aldığım koca bir dönem boyunca hiçbir eksiklik hissetmeden derslere, sınavlara girip çıktım. Hepsi daha önce okuduğum yazarlar olduğundan İstanbul’a onların gözüyle bakmak zor olmadı. Fakat şehri kucaklayan, kurcalayan, kaldırımları kaldırıp altından bir başka İstanbul çıkaran Salâh Birsel’i tanımıyordum henüz. O dönem sadece ismen bildiğim Birsel, ara tatilden sonra İstanbul’a dönüşümün şerefine şehirle ilgili bir kitap okumak istemem ve Cağaloğlu’ndaki bir kitapçıdan Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’nu almamla hayatıma girdi. Salâh Bey okurları, bu kitabın Salâh Bey Tarihi’nin ikinci kitabı olduğunu bilirler ve “Neden Kahveler Kitabı’yla başlamadın?” diye sorabilirler. Bunun sebebi hem o dönem boş bulduğum her vakitte Beyoğlu’nun bilinmez köşelerini keşfe çıkmam hem de daha önce de belirttiğim gibi Salâh Birsel’i sadece ismen bilmemdir ki Salâh Bey Tarihi hak getire…

            İnsan İstanbul’un dayattığı keşmekeş ve çaldığı zaman etrafında gidip gelirken geçtiği en alelade sokağın bile bir hikayesi, yaşanmışlığı olduğunu fark edemiyor çoğu zaman, üzerine basıp geçiyor ister istemez. Hele ki hakim ve zevksiz zihniyet geçmişe dair ne varsa dağıtıp savurunca, örneğin Narmanlı Han’ı portakala döndürüp ortasına Starbucks’ı kondurmak gibi işlere kalkışınca, insan, “Kim var imiş biz burada yoğ iken” diye sormuyor da, tarih kendiyle başlar sanrısına kapılıyor haliyle. (Burada Salâh Beycilik oynayalım ve Tanpınar’ın Narmanlı Yurdu’nda kaldığı vakitlerde her sabah orta boy badem sütlü lattesini alıp bahçede sigara tüttürmeden katiyen ayılamadığını da ekleyelim.) İşte Salâh Birsel, tüm bunlara rağmen Karacaoğlan’ın sorusunu soranlara bir pencere aralıyor ve başlıyor İstanbul’un portrelerini çizmeye:

            Yukarıda da belirttiğimiz üzere Salâh Bey Tarihi, Kahveler Kitabı ile açılır ancak madem biz Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu ile başladık, onunla devam edelim.  Zannedilmesin  ki iki kitap birbirinden çok başka şey söyler. Biri Beyoğlu’nun fotoğrafını çeker, diğeri tüm İstanbul’u elden geçirir. Biri Tepebaşı’nda gezinir, diğeri Direklerarası’ndaki kahvelerde menkıbe dinler, Vezneciler’de Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin masasına oturur. Birsel’in varmak istediği sonuç ise değişmez: “Kahveler tarihi, bir yerde, edebiyat tarihinden başka bir şey değildir.” Sayfalar geçtikçe okur da “Hakikaten öyledir.” demekten kendini alamaz. Çünkü Lebon’da Servet-i Fünun neferleri Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit –melankoli Lebon’un camlarını aşmış sokağa taşmış olsa gerek-; Nisuaz’da ise Suut Kemal Yetkin, badi badi yürüyüşüyle Sabri Esat Siyavuşgil, her konuda yazan Hilmi Ziya Ülken. Onun arkasında Nisuaz Edebiyat Fakültesi Dekanı Mustafa Şekip Tunç, onun arkasında yere basmadan yürüyen Vehbi Eralp. Onun arkasında yüreğine odlar düşmüş Bayan Selmin. Onun arkasında Kırtipil adıyla ün salmış –teessüf ederim- Ahmet Hamdi Tanpınar tezgahı açar. Birsel’le Orhan Veli’nin tanışması da orada olmuştur. Birsel’in aktardığına göre Mustafa Kemal Atatürk de bir kez Nisuaz’agelmiş, büstünü yapan Heykeltıraş Kenan Yontuç’la görüşmüştür. Velhasıl, bugün her yanını giyim mağazalarının –ne hikmetse aynı mağazadan elli adım arayla 3 tane var-, kozmetikçilerin, Maraş dondurmacılarının, nargile kafelerin işgal ettiği İstiklâl bir vakitler entelektüel camianın gözbebeğidir. Bugün Lebon duruyorsa da Birsel’in adını verdiği yahut vermediği kahvelerin, pastanelerin, meyhanelerin, sinemaların, tiyatro salonlarının çoğu değerbilmezliğin, zevksizliğin, ekonomik kaygıların kurbanı olarak yitip gitmiştir. Örneğin bugün Şark Sineması’nın yerinde LC Waikiki boy göstermektedir. Narmanlı Han’ın başına gelenlerden de yukarıda bahsetmiştik.

            Beyoğlu’ndan çıkıp Boğaziçi’nden bahsedelim ki Birsel de öyle yapmıştır. Salâh Bey Tarihi, Boğaziçi Şıngır Mıngır ile devam eder. Aslında onun bir İstanbul aşığından ziyade Boğaziçi aşığı olduğunu söylemek yanlış olmaz çünkü eline geçirdiği ilk fırsatta Boğaziçi’nden söz açar. Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’nda bile Boğaziçi Yandan Yandan adında bir bölüm vardır. Ama en çok bahsettiği Şıngır Mıngır ile Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi’dir. İki kitabı da Boğaz’ı bol bol gezerek okudum ki herkese tavsiyem budur. İnsan, elindeki kitabın geçtiği mekanları görme fırsatı varsa bunu kaçırmamalı ki sadece okuyup kalmasın, yazarın gördüklerini görebilsin, yazarı bunu yazmaya iten nedir, düşünebilsin. Kuruçeşme Aşiyan arasını yürürken, Tarabya’da, Üsküdar’da, Çengelköy’de dolanırken ben de bunu bol bol düşündüm ve Boğaz’ın masalsı güzelliğini anlatmaktan başka çaresinin olmadığını gördüm. Gerçi Birsel’den bu yana çok şey değişmiş ama sanıyorum iyi bir okur ve yazar olmak, hiç olmayanı tahayyül edebilmekle beraber, artık olmayanı da düşleyebilmektir.

            Salâh Bey Tarihi’nin son kitabı İstanbul-Paris’tir ama bu yazıda ondan bahsedilmeyecek çünkü bu yazının yazarı o kitabı henüz okumadı ve okumadığı kitaplar hakkında bilmiş bilmiş konuşmak pek onun tarzı değil. Gerçi kendine eleştirmen diyen bazı kimseler, okumadığı kitaplar hakkında –okusalar o yorumları yapmazlar- sayfalarca –nedense hep- övgü döşüyor ama bu yazının yazarı bunu hiç doğru bulmadığı gibi, amacı da eleştirmenin eleştirisini yapmak olmadığından bu konuya girmeyecek. Burada amaç İstanbul’un başından geçenleri günlük tutar gibi defterine not eden, adeta şehrin koleksiyonunu yapan Salâh Birsel’i anlatmaktır. Hatta ondan, en başta bir öğrenci olarak, özür dilemektir çünkü bugün, bir derslikte İstanbul bahsi açıldığında yanına Birsel koşturulmuyorsa, bir başka derslikte deneme üstatları sayılırken Birsel’in adı geçmiyorsa orada Birsel’e çok ayıp ediliyor demektir. Ben okulumda gördüğümü söyledim, belki başka okullarda bol bol dedikodusu yapılıyordur ki buna ancak memnun olurum, takdir ederim.

            Geldik yazının sonuna. Yukarıda pek kısa anlattıklarımı ve daha fazlasını yazabilmek için Salâh Birsel, seksen yıllık ömrünü İstanbul’un peşinde koşarak harcamıştır. Başlıkta da belirttiğim üzere bu yazı bir kuşbakışından ibarettir. Daha yakından bakmak istiyorsanız, hiç durmayınız. Yoksa Letafet Apartmanı’nın önünden geçerken Darüttalim Kahvehanesi’nde oturan Tanpınar’ı göremez, hele sabahın köründe Cumhuriyet Meyhanesi’nde yüzen Sait Adında Bir Balık’ı hiç göremezsiniz.

 Kaynakça

BİRSEL, Salâh, “Kahveler Kitabı”, Sel Yayıncılık, 2017

BİRSEL, Salâh, “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”, Sel Yayıncılık, 2017

BİRSEL, Salâh, “Boğaziçi Şıngır Mıngır” Sel Yayıncılık, 2017

BİRSEL, Salâh, “Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, Sel Yayıncılık, 2017

Beyza Selen ÇAVUŞ